“Varolmak yahut çirkin bir hayalet olmak, bütün mesele bu!”

<span;>Varolmak yahut çirkin bir hayalet olmak, bütün mesele bu!”<span;>”
Bugün için bambaşka bir yazı paylaşmayı istedim sizlerle kıymetli Okur.
Fakat bu da olmasın artık dediğim bir haber görünce sabah sabah (belki yazının yayınından bir kaç sabah önce) taze yazdığımı erteleyip daha da eski yazdığım bu yazıma geri döndüm. Biraz uzunca yazdım, çünkü bir insanın insan kalabilme erdemlerinden uzaklaşma süreci ve sebepleri, basitçe açıklanamazdı.
Doğmakla somut bir varlığa bürünen insan, erdemlerinden uzaklaştıkça toplumda görünmez hale geliyor. Bu görünmezlik nasıl oluyor ve sonuçları ne?
Bir sonraki yazım, bir çırpılık olacak söz… Adeta denize bir dalıp çıkacağız. Ama bugün varolma telaşındaki benliğin bıçak sırtındaki yolculuğundayız. Woody Allen’ın “Maç Sayısı” filmindeki gibi temis topu ya ağı aşacak, sayı; ya da içerde kalacak! Meseleler huzurunuzda…
Anneannemin bir sözü vardı. Biri hoşa giden yahut faydalı bir şey yaptı mı “Varol!” derdi. “Eksik olma”demezdi halen sıkça söylendiği gibi. Kusursuz bir olumlama ile “Varol” dedi.
Hem sözcükteki muhteşem olumlamayı sevdiğimden, hem eksiğin içinde ille de bir eksik kalırdan sebep şimdi ben de “iyi bir insan” ile karşılaştığımda eksik olma değil, “varol” diyorum. Kimi, anlayamayabiliyor, duymamış. Bilgi yarışmasında “II. Dünya Savaşı benden önceymiş bilmiyorum!” diyenler gibi şaşkın bakıyor. Olsun!
O vakitler ne kişisel gelişim koçları, ne olumlama yapıp evrene gönder söylemleri vardı… Maneviyatı güçlü, popüler deyişle enerjiyi yüksek tutmak ve her şeye rağmen devam edebilmek için büyüklerinden gördükleri gibi dua ile ferahladı büyüklerimiz.
Bugün, din savaşları ve tutucu baskılarla dinden uzaklaştırılan insanlar acımasız yaşam şartları içerisinde sarılacak bir umut olarak gene dinden ve din adı da konmamışken izlenmiş kadim öğretilerden devşirme ritüel ve ritüelciilere sarılıyor ve sığınıyorlar. Günümüz teknolojisinden sağlanan, sebep-sonuç ilişkilerinden bihaber hazırlop bilgileri ezberler gibi, kendi içine ayna olmaya çabalamadan sorumluluğu önceki nesle, hataları çevreye, sonuçları da kendi çaresizliğine yoran, varlığını pasifize etmiş kurban bireylerin banyodaki ayna karşısında göğe ilettikleri dilekler, sosyal çöküntüdeki toplumda çok yanlış anlaşılmış hayali bir kurtarıcının mucizelerine bel bağladı. Gayet de iyilik dolu kalplerle varoluşu anlamlandıracak bir yol aranmakta. Eleştirmek had değil. Ruhun gıdası, maneviyatı doyurmak. Yok üç yüz, beş yüz yıl önceden fark ki neden olsun, insan aynı insan.
Ritüellerden mucize beklentisi, ayrı konu. Yazımızın konusu, var olmak üzerine ve yok olmak….
Topkapı Kültür Park içindeki Kültür AŞ’nin sorumluluğunu üstlenip kulübede baktığı Dost köpek öldürülmüş (Barınağa alınmak istenmiş; ihmal ve umursamazlık silsilesinde ölmüş). Biri, fiziksel şaka yapmış hayvana, o da ısırmış haklı olarak… Bu sersemlikten köpeciği sorumlu tutan komşu şikayet etmiş… Dost’un katliyle heveslenen bir takım ezikler de sinsice kedileri şikayet etmiş. (Kültür AŞ ofisi kedilere de bakıyormuş.) Olay Kasım ayının, sonucu bilmiyorum fakat… Yetkililer niçin sinsi ve şefkat yoksunlarından yanadır; sebepleri görmezden gelir, ısırmayı etkiye tepki değil de tehlike adleder? Dost, bir köpecik değil de insancık olsaydı, hafifletici sebepler devreye girecekti oysa; ceza indirimine gidilecekti! Sorumluluğunun bilincinde, duyarlılığı yüksek, yüksek insanların da yanında olabilseler keşke…!
Ezikler dedim, öfkeden değil; bir kişiliği dile getirmek adına. Çünkü toplumla ortak sosyal paydada buluştuğunu bilen birinin çarkın faal bir dişlisi olarak yapacak işi, kendiyle ilgili meseleleri olur. Komşuları “stalk”layıp sinsice onu bunu şikayet etmeye harcamak istemeyeceği kadar kıymetlidir vakti. Vakti, üretmektir; vakti ürettiğiyle anılmak, anıldığınca var olmaktır. Yani bu konunun iyilik kötülükle ilgisi yok bile!
Toplumda yer bulamamış; makinanın paslı, çürük dişlisi… Çoktan hurdaya çıkmış, yerini çelik gibi parlayana bıraktırılmış… İşte onun varolduğunu hissettiği tek an, telefonu eline alıp kediden rahatsız olduğunu söylediği an. Birinci tekil şahıs olarak kurabildiği tek cümle…! Aklındaki tek şey, bugün görünmez olmadığını kanıtladığı. Oysa görünmezliğini garantiye aldı. Durduğu yere kazık çaktı.
Şikayet, ondan bundan yakınma hali, ilerlemenin önündeki engel. Sürekli yakınan, kafesteki kobay(hamster) gibi durduk yerde ter ter tepinir de yeri hep sıfır noktası.
Telefonu eline aldı sadece şikayet etmek için… Yeri, sıfır noktası.
Bir kez, hali vakti yerinde bir tanıdığa (ufaktım; artık bu tarz soruların yakışık almadığını biliyorum🙂) dedim ki “Ne gibi yardımlarda bulunuyorsun; çocuk mu okutuyorsun, ağaç mı dikiyorsun -dernek/vakıf, vs- varlığınla dünyaya nasıl bir katkın var?”. Dedi ki “Vergimi veriyorum, kafi!”.
Düşünmeye başladım bu beklemediğim ve pek de hoşlanmadığım cevabı. Biz koca evrende mikrondan küçük noktacıklar olarak acaba varlığımızın değerini bazen fazla mı abartıyorduk? Zaman dediğimiz aslında bir hareket ve etkileşim birimi… Çabuk hareket edildiğinde katedilen yol, birim zamanda uzun; eskime payımız az… Yavaş yer değiştirildiğinde ise birim zamanda katedilen yol kısa, eskime/yıpranma süresi fazla. Bundan ki çok gezen, çok durandan ideal laboratuvar koşullarında dakikalarla daha uzun yaşar deniyor. Bütün bunlar Einstein’ın görelilik (relativite) teorisini temel almış, aklın sınırlarını zorlayan yaklaşımlar.
Mesele, varoluşun gerçekten anlamı var mı? Teorideki hareketten kasıt, düz anlamıyla yer değiştirme mi sadece, yoksa sevmek ve üretmek odaklı biteviye devinim de Görelilik Teorisi’ne dahil mi?
Ya varoluş, tek kendi varlığından mı sorumlu, yoksa; adı konmamış birbirimize olan sorumluluklarımızı gerçeklediğimiz ölçüde mi varız?
Yunus Emre nin sözünü ettiği “Bir ben var, benden içerü’de içerideki “ben’in o her şeyi gören, anlayan ve rehberlik eden benliğinin sınırı nerede? Kendi varlığın ve davranışlarının hareket alanını belirleyen halka, hangi sınırlarla tanımlı…?
Basitçe “Çevreye dokunabildiğimiz kadar da varolur muyuz?”
Bir açıklanamaz soyutluk da aile mefhumu. Önceki yazılarda irdelediğimiz amigdalanın eseriydi sevgi ve bağlılık… Ya aileye, sadece içinde doğmakla duyulan sevgi ve bağlılığın açıklaması ne? Amigdala, aileye torpil mi geçiyor?
Yahut değişen mesafelerdeki arkadaşlıklar yani sosyal çevreyle kurulan bağlar, aidiyet duygusunun tatminini nasıl etkiliyor?
Güven arayışı, aidiyet duygusu, ait olunan zümrenin koşullarını gerçekleştirme baskısı ve aksi takdirde dışlanacağı endişesi kişinin davranışlarını, ilişkilerini, çevreye etkisini -kabaca iyi yahut kötü olmasını- etkiliyor. Zümre baskısı altında benliğin öz değerlerini baskılarken zümrenin ahlak ve makul kavramlarına teslimiyet öncelik haline geliyor…
Çocukluktan itibaren maruz kalınan sosyal süreç çok riskli. Çünkü benlik, doğru ve yanlışı biliyor. (Nörolojik bir anomali olmadıkça)
Demek ki “Ben”in, içine yavaşça dahil olduğu zümre, mesela iki cani tarafından kurulduysa başta… zümreye dahil olanlar da adım adım onlara uyacak, zümrenin dışında bırakılmamak adına. Çünkü zümreler arası ahlaki farklar, zümreler arası farklılaşmayı ve sınırları oluşturuyor. Dolayısıyla bir zümreden dışlanan, o zümrenin ahlaki yapılanmasını yaşamında en az bir kez makul bulmuş olduğu için diğerlerine artık kabul edilmiyor. Bu durum tek kalmaktan korkan birey için benliğinin onaylamadıklarını yapmayı getiriyor. İşte o zaman diyoruz ki “Yav, şu mahallede insanlar hep kavgacı; şu okulda çoğunluk sakin de burada zorba, şu semtin hanımları frapan giyinirken aynı hanım, tarihi eşsiz Fatih’in Çarşamba’sına taşınsa başka, Tarlabaşı’na taşınsa başka giyinmek ve davranmak zorundadır (ev içi baskı ihmal edilerek sadece sosyal çevrece kabul edilme isteğinden söz ediyoruz.)
Bir örnek de çocuk yogası ve çocuk meditasyonu üzerinden gelsin.. Kanımca olmaz olmamalı…! Çocuk henüz ham bile değil, çekirdek o. Önce eğitimle etlenecek; sonra deneyimlerle olgunlaşacak… Tabi ki sağlığına uygun, doğal temayüllerle. İnsan zihninin en hızlı, en çabuk öğrenen, en “en son unutulacakların depo edildiği yaşlarda çocuğa meditasyon, zihni boşaltma, durma öğretilmesi ne korkunç bir doğala ve gelişime ket vurmadır. Ama bulunduğu komşulukta çoğu anne bunu yaptığında sonradan taşınan da yapar. Bu hem zümreye kabul edilmesini, hem ortak paydayı getirir. Bu uygulamanın çocuğun yararına olup olmadığının sorgusunu sadece gelişmiş alt beyinler yapabilirse de çoğunluğa uymak yani zümreye ait olmak realitesi, çocuğun fayda görmese de zarar da görmeyeceğine ikna eder ebeveyni ve çocuk yogası kazanır. Anne zümreye kabul edilir. Çocuk, çocuk olmakla hiç örtüşmeyen bir deney ile çocukluğundan ayrışmaya başlar sessizce. Aidiyet duygusu, güven duygusunu tetikler. Artık ailecek emniyettedirler.
Şu ülkenin politikacıları işe bisikletle giderken filanca Afrika ülkesinde 6 araba arka arkaya kortej yapıyorsa kendi binek arabasıyla gitmeye çalışan politikacı, toplumu hiç istenmeyen bir kıyaslamaya yönelteceğinden sevilmez. Zamanla ya elimine edilir ya asimile olur.
Sadece kişinin kendi için (ben), yahut bütün evrene dokunabileceğini hayal ederek kendi dışındaki her şey için -aile, mahalle, çocuklar, hayvanlar, ağaçlar için– yarın, bugünden daha iyi, daha aydınlık olur belki diye; verilecek çaba, edilecek yardım, “Elimden ne gelir?” sorusu ve yürekte az cesaretle gece ne kadar gerçeklenebilindiğinin muhakemesi edilen, sabah tatlı uykudan uğruna sevinçle yorulmak üzere uyanılıp gerçekleştiğinde varolmanın gururlu farkındalığı yanına kar kalacak bir meselesi/bir ülküsü var birilerinin…
Kanımca kişi, insan doğmakla en çok, varoluşunu anlamlandırdıkça mutlanır. Bu anlam doğru yanlış kritiğinde zümreye ait olabilme şartlarını değil, gelişirken edinebildiği öz değerlerini rehber alır. Varoluşuna katabildiği anlam oranında tekamül eder; insan olur, varolur.
Ezik olmaksa güzelim dünyada varolma şansına bir küfür adeta.
Geçen sürenin tadına vara vara, varettiğiniz kadar var; yok ettiğiniz kadar yoksunuz. Bu gece her birimiz düşünelim bir… Var mıyız, yok muyuz?
İşte yazım buraya kadardı. Ama haber aldık ki Ankara, Demetevler Metrosu’nda yaşayan Matmazel öldürüldü. Varolduğunu sadece döverek, öldürerek hissedebilen, başka seçeneğin olup olamayacağını düşünme zahmetine giremeyecek kadar tekamülünü tamamlamamış biri tarafından; yani bir ezik.
O fail, toplumun görünmez adamı. Kimse yüzüne bakmaz, danışmaz, hatırlamaz… O doğdu ve hiç varolmadı. Şimdi bunca şiddet ve katilden sonra o, hala yok. Adı anonim. Sıfatı “cani”.
İşte onun için eğitim şart yav! Düşünmeyi öğrenen, doğru-yanlış muhakemesini yapar. Belki o vakit yakınma, tepinme, şiddetle ancak tarihin çirkin bir hayaleti kalacağını anlar… Bir de varolmanın ancak sevebilmekle mümkün olacağını. Siz varolun emi…!
Not: Bu yazı sevgili, masum, can Matmazel’e ve onun dostlarına adanmıştır.
İ. Hande Ekşioğlu


Tebrikler, keyifle okuyorum.