Gerçeği Sevebilir misin? | İ. Hande Ekşioğlu Köşe Yazısı
“Gerçeği sevebilir misin?”
Şu andan geriye bir bakış attığınızda kaç adet düş kırıklığı sayarsınız, yaşadığınız ve yaşattığınız? Ben sayamam doğrusu, dostum okur 🙂 Sebep olduklarımın çoğunu belki farkedememişimdir dahi.
Yaşamın ilk hatıralarıyla düş kırıklıkları başladı… Tabi o vakitlerin düş kırıklığı müsebbibleri çok masumaneydi. Annesi sokağa bırakmadığından oyun oynanamamış bir arkadaş; futbol topu hediye umarken gelen bakkaldaki plastik top… (O topları hala severim. Yakartopta vurul vurulabildiğin kadar, acıtmaz.)
Bir ömür kapanmayacak boşluğuyla ailenin yitimi. Bu aşılmaz olan. Düş kırıklığı ömür boyu. Konumuz, yabancılar ama, aileden olmayanlar…
Büyüdükçe ciddileşti işler. Tanıdığımız insanlar söyledikleri gibi davranmıyordu yahu!. En yakın arkadaşların bile entipüften mazeretlerine inanmış rolü yapar bulduk kendimizi ve aynı mazeretlere daha sonra sarılma hakkını doğallıkla edindik.
Roller, mazeretler ve bol stratejiyle sürüp gidiyordu kusursuz düzen; işler, dostlar ve aile içinde.
Arada karşılaşılan küçük kaoslar, ya herkesin her şey yolundaymışçasına susmasıyla çözülüyor; yahut terkler ve istifaların ardından heyecan verici yeni başlangıçlara evrilen mütevazı hayatlarımıza hareket katıyor; aslında stratejik çuvallamalarımıza yaşamın şahsiyetimizi olgunlaştıran kıymetli deneyimi muamelesi ediyorduk.
Oysa sadece bir gaflet anında foyalar çıkıverirdi. Biz de hemen yeniden cilaladık, farkında olduğumuz tüm gerçeğe, gerçek değilmiş gibi davranmanın türlü dilemması ile içinde kıvranıp durduğumuz parlak kabukları.
Jim Carrey’nin filmi var hani, bir gün uyanıyor ve sadece düz ve katı gerçek neyse onu söyler, yapar buluyor kendini de hayatı tepe takla oluyor.
Yani hepimiz bir ömür didinip kurduğumuz sanal dünyayı yaşarken şeffaflık ve dürüstlüğü övüyoruz. Oysa kimseye yok ne yalan, ne gerçek borcu. Hiçbir canlının yaşam hakkına zarar vermedikçe kahramanı olmak istediğimiz dünyanın sanal taşlarını gönlümüzce şekillendirebiliriz. Payımıza düşen gah saray, gah kerpiçten kulübe olsun; prensesliğimiz baki…
İşte böyle bir sanal derebeyliği içinde düş kırıklıkları kaçınılmaz. Çünkü herkesin beyliği, prensesliği kendine. Seninkini niye saysın?
Onun için, hamam severim ben. İskandinav saunaları da olur. Herkes çıplak. Dizilirler yanyana. Ne cila, ne süs…! Kabul et, sev hadi olduğun gibi birbirini. Hem kralı gelse çıplak! Kitaplarda yazdığı gibi…
İşte ben hamamı da, saunayı da sevmem. Dizilirler yanyana… Ne bir örtü kusurlara, ayıplara; ne makyaj. Katlan katlanabilirsen lüzumsuz gerçeğine, gün be gün pörsümekte olan bedenler ve dünyanın kiriyle yıkanmış dimağların birbiri üzerindeki düş kırıklığında.
Orada herkes çıplak! Kral bile.
İ. Hande Ekşioğlu

Düş kırıklıklarının çocukluktan başlayıp hayatın doğal bir parçasına dönüşmesi fikrini ne de güzel ifade etmişsiniz.Hamam metaforu da gerçeklere örtüsüz bakabilme cesaretimizi sorgulamanın en zarif hali.Kutluyorum
Anlaşılnak, ortak dil kurabildiğimiz dostlarla yollarımızın kesişmesi ve birbirimizi takdir edebilmek çok mutlandırıcı benim için. Yorumlarınıza ve tebrikinize çok teşekkürler.
Çoook beğendim Hande Hocammm.. Keşke çocuklar gibi her davranışımızla, söylediklerimizle çırılçıplak olabilsek…♥️
Çoook teşekkürler. Bunu duynak ne güzel. Biz o çocuk biz değiliz ki şimdi. Yeni insanlar çıkardık o çocuklardan…